Muris Muvazaası (Mirastan Mal Kaçırma)


MUVAZAA

Muvazaa, tarafların hiç hüküm doğurmayacağını bilerek sözleşme yapmaları veya görünürdeki sözleşmeden başka bir sözleşmenin geçerli olacağı ve hüküm doğuracağı konusunda anlaşmalarıdır. Burada önemli olan hususlardan biri, tarafların üçüncü kişileri aldatma kastıyla hareket etmeleridir. Görünürdeki işlem, muvazaanın varlığı halinde geçersiz olur ancak arkasında gizlenen sözleşme, kanun tarafından geçerlilik şartı öngörülmüşse bu şekil şartının yerine getirilmiş olup olmadığına bakılır. Gizli sözleşme şekil şartına uygun ise geçerli olur. Ancak konusu imkansız olmamalı ve hukuka, ahlaka aykırı olmamalıdır. Muvazaalı sözleşme ise başından beri geçersiz olduğundan taraflar için alacak ya da borç ilişkisi doğmaz. Muvazaalı sözleşmenin geçersiz olduğunu taraflardan biri veya külli halefleri tarafından daima ileri sürülebilir.

MURİS MUVAZAASI

Muris muvazaası, miras bırakan ile lehine tasarrufta bulunulan tarafın, aralarında yaptıkları gizli anlaşma ile mirasçılardan mal kaçırması sonucu ortaya çıkar. Hukuken nispi muvazaa olarak kabul edilir. Nispi muvazaada, görünürdeki işlem ve gizli işlem olmak üzere iki işlem vardır. Muris muvazaası, nispi muvazaanın özel hali olup, miras hukukuna özgüdür. Burada da miras bırakan mirasçılarını aldatma kastıyla hareket etmektedir.

Muris muvazaasında miras bırakanın gerçekten de amacı sözleşme yaparak taşınmazını devretmektir. Ancak asıl amacı olan mirasçısını mirastan yoksun bırakmayı gizleyip, bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede ölünceye kadar bakma sözleşmesi veya satış iradesini açıklamak suretiyle devretmektedir. Buradan anlaşılması gereken, muris muvazaasından bahsedilebilmesi için taşınmazın mutlaka tapuya kayıtlı olması gerekir. Görüldüğü üzere satış iradesi görünürdeki işlem, bağış ise gerçek işlemdir. 01.04.1974 tarihli Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; miras bırakanın, Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklanmış olması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı zedelenen tüm mirasçıların, görünürdeki satış sözleşmesinin TBK hükümlerine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil bakımından geçersiz olduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine karar vermiştir.

Bu karar ve doktrinden yola çıkarak önemli birkaç husus karşımıza çıkmaktadır. Muris muvazaasından söz edilebilmesi için; taşınmazın tapuya kayıtlı taşınmaz olması, miras bırakanın mirasçılardan mal kaçırma amacının olması, saklı paya bakılmaksızın tüm mirasçıların davacı sıfatına sahip olması, zamanaşımı süresinin söz konusu olmaması gerekir. Ayrıca açılacak dava tapu sicilinin düzeltilmesi davası olacaktır.

Görünürdeki işlem: Muris muvazaasının unsurlarından biri olan görünürdeki işlem, tarafların gerçek iradesini yansıtmayan, yaptıkları anlaşma uyarınca hüküm ve sonuçlarını doğurmayacak sözleşmedir. Sözleşme geçerliliği için tarafların karşılıklı irade beyanlarının uygun olması gerekir. Ancak muris muvazaasında, miras bırakan ve karşı tarafın iradeleri muvazaa konusunun hüküm ve sonuçlarını doğurmayacağı hususunda birbirine uygundur.

Gizli işlem: Muris muvazaasının unsurlarından bir diğeri olan gizli işlem, miras bırakan ile karşı tarafın kendi aralarında hüküm ve sonuç doğurması için yaptıkları, görünürdeki işlemin arkasında saklanan sözleşmedir. Tarafların iradeleri birbirine uygundur. Yeter ki kanunda aranan şekil şartlarına tabi olsun. Bu nedenle bağışlama sözleşmesinin ivazsız olması hukuki işlemin esas unsuru olduğundan gizli işlem olan bağışlama sözleşmesi, şekil şartına aykırı olduğundan geçersizdir.

TAPU İPTALİ DAVASI

Bir mirasçının muvazaa sebebiyle tapu iptali davası açabilmesi için, miras bırakanda aradığımız mal kaçırma kastının ille de o mirasçıya yönelik olması gerekmez. Muvazaalı yapılan taşınmaz satış sözleşmesinde görünürdeki işlem muvazaalı , gizli işlem de şeklen aykırı olduğundan geçersiz olacaktır. Dolayısıyla tapuda yolsuz tescil gerçekleşeceğinden karşı taraf mülkiyeti hiç kazanamamış ve saklı paya sahip olan olmayan tüm mirasçılar da tapu kaydının düzeltilmesini talep etme hakkına sahip olmuş olacaklardır. Muvazaalı işlemin yapılmış olduğu tarihte, mirasçı sıfatına sahip olmayıp sonradan bu sıfatı kazananlar da işlemin iptalini talep edebilirler. Muris muvazaasına dayalı tapu iptali davasında, dikkat edilmesi gereken husus miras bırakanın mal kaçırma iradesi ile hareket edip etmediğinin tespit edilmesidir. Bu tespiti de somut olayın özelliklerine göre hakim takdir edecektir.

Yargıtay, muris muvazaasının tespit ve nitelendirmesini yapabilmek için miras bırakanın asıl amaç ve iradesinin tereddüte yer vermeyecek biçimde ortaya çıkarılmasına bağlamaktadır. Bu doğrultuda verdiği kararlarda, gizlenen gerçek iradenin tespiti zor olduğundan delillerin eksiksiz toplanılması ve doğru bir şekilde değerlendirme yapılmasının büyük önemi olduğunu vurgulamaktadır. Yargıtay miras bırakanın gerçek iradesini tespit edebilmek için birkaç olgudan yararlanmaktadır. Bu olgulara örnek olarak;

  1. Olayların olağan akışı
  2. Ülkenin ve bulunduğu yörenin gelenek ve görenekleri
  3. Miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve geçerli bir nedeninin olup olmadığı
  4. Miras bırakanın bakımını üstlenmiş olduğu kişiye karşı minnet duygusu
  5. Davalının taşınmazı alabilecek kadar maddi gücünün olmaması
  6. Miras bırakanın maddi açıdan satış yapmaya gerek duymayacak kadar varlıklı olması
  7. Satış bedeli ile gerçek değer (sözleşme tarihinde) arasındaki fark v.s

Tüm bu açıklamalar nezdinde Yargıtay’ın görüşü, miras bırakanın birlikte yaşadığı ve kendisinin bakımını üstlendiği mirasçısına karşı duyduğu minnetle taşınmazını devretmiş olmasında mal kaçırma kastının olmadığı, dolayısıyla muris muvazaasının şartlarının oluşmadığı yönündedir.

TENKİS DAVASI İLE İLİŞKİSİ

Tenkis davası, saklı pay mirasçılarının, saklı pay oranlarının ihlal edilecek düzeyde olan tasarruflarının miras bırakanın ölümünden sonra iptal edilmesine yönelik açılan özel dava türüdür. Burada, miras bırakanın beyanı ile iradesi arasında çelişki bulunmamaktadır. Sözleşme geçerliliğini korur. Muris muvazaası davası(Tapu iptali davası) ile tenkis davası aynı davada terditli olarak ileri sürülebilir. Ancak ayrı açılmaları durumunda, tenkis davasının daha erken sonuçlanır ve mahkeme kararı sözleşmenin geçerli olduğu yönünde kesinleşirse, bu kesin karar muris muvazaa davasını da bağlar. Davaya devam edilemez. Şayet muris muvazaa davası daha erken sonuçlanır ve davanın kabul edilirse, bu sefer tenkis davası konusuz kalacaktır. Uygulamada genellikle tek bir dava açılır. İlk önce tapunun muris muvazaası nedeniyle iptali talep edilir. Aksi kararın çıkması durumunda tenkis hükümlerinin uygulanması istenir.

MUVAZAA ANLAŞMASI

Tarafların iradelerine uymayan görünürdeki işlemi, kendi aralarında hüküm ve sonuç doğurmayacağına, yalnızca üçüncü kişileri aldatma amacı olacağına ilişkin yaptıkları anlaşma, muvazaa anlaşmasıdır. Bu anlaşmada tarafların muvazaayı kararlaştırması gerekir. Muvazaa anlaşması tarafların istekleri ile oluşur. Muris muvazaası anlaşması, şekle bağlı değildir. Yazılı veya sözlü olabilir. Görünürdeki işlemin şekle tabi olması muvazaa anlaşmasını etkilemez.

Muvazaa anlaşması, en geç görünürdeki işlemle birlikte yapılabilir, sonra yapılamaz. Tarafların muvazaa konusunda anlaşmaları zorunluluk teşkil eder. Gizli sözleşmeden bağımsızdır. Bu anlaşma ile taraflar, görünürdeki sözleşmenin hüküm ve sonuç teşkil etmeyeceği ve aralarında uygulama alanı bulmayacağı hususunda anlaşabilecekleri gibi görünürdeki sözleşmenin hüküm ve sonuç doğurmayacağının yanında gizli sözleşmenin hüküm ve sonuç doğuracağı konusunda da anlaşabilirler.

YARGITAY I.HUKUK DAİRESİ 2016/5200 SAYILI KARARI
“…murisin sağlık sorunlarının bulunduğu, miras bırakanın eşi öldükten sonra 15 yıl kadar davalının yanında kaldığı, miras bırakana davalının bakıp ilgilendiği, ayrıca çekişme konusu taşınmazın minnet duygusu ile davalıya verildiği hususunun davacının da kabulünde olduğu anlaşılmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki, satışa konu edilen bir malın değerinin belirli bir semen karşılığında olacağı kuşkusuzdur. Semenin, başka bir ifadeyle, malın bedelinin ise mutlaka para olması şart olmayıp belirli bir hizmet veya emek de olabileceği kabul edilmelidir.…miras bırakanın yapmış olduğu temlikle ilgili olarak gerçek amaç ve iradesinin mirastan mal kaçırmak olmadığı kabul edilmelidir.”

Kamulaştırma


Genel olarak, idare kamu görevi olan kamu hizmetini sağlamak için bazı taşınmazlara ihtiyaç duymaktadır. Bu taşınmayı elde etme amaçlı yapılan işleme kamulaştırma denmektedir. Kamulaştırmada özel hukuk kişilerinin istemine ve rızasına bakılmaksızın taşınmazın devlet gücü ile bedel karşılığında idarenin elde etme usulüdür. Kamulaştırma usulünde mülkiyet hakkı konusu çok önemlidir. Devlet taşınmazın maliki olan özel hukuk kişisinin rızasına bakmaması mülkiyet hakkını ihlal etmesinin nedeni önemlidir. Eğer bu neden kamu yararına dayanan bir neden ise kamulaştırma usulüne uygun gerçekleştirilebilmektir. Anayasanın kamulaştırma başlıklı olan 46/1 maddesi ‘Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunda gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırma ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.’ Anayasamızda da görüldüğü gibi kamulaştırma işlemi mülkiyet hakkını belirlenen usul ve şartlar çerçevesince yapılırsa mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaktadır. Taşınmazda idarenin kamu yararı özel hukuk kişisinin kendisine olan yararından fazla ise mağdur olan taşınmazın malikine yararının ihlali karşılığı bir bedel ödenir bu şekilde eşitlik sağlanmış olur. Kamulaştırma işlemini bir idare mercii diğer bir idare merciine yapamaz kamulaştırma yalnızca idare ile özel hukuk kişisi arasında gerçekleşir. Kamulaştırma tek taraflı bir idari işlem olduğundan karşı tarafın rızasına bakılmaz ve kanunda gösterilen esas ve usullere uygun yapılmak zorundadır. Özel hukuk kişisine taşınmazın bedeli ödenmeden kamulaştırma işlemine başlanılmaz. Bu bedel genel olarak peşin olarak ödenmesine rağmen bazı istisnalara tabidir. Tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi yeşillendirme faaliyetleri ve turizm amacıyla yapılan kamulaştırma işlemlerinde 5 yılı aşmayacak ve eşit aralıklarda eşit fiyatlara en yüksek faizi uygulamak şartıyla kamulaştırma bedeli ödenebilir.

Kamu Hizmetinin Unsurları

A-Yetki Unsuru: Kamulaştırma işlemi idarenin ilgili olduğu taşınmaza kanundan veya cumhurbaşkanı kararnamesinden aldığı yetkilere dayanarak yapılabilir. Kamu tüzel kişilerinin kendi alanı dışındaki taşınmazlar için kamulaştırmalar konu bakımından yetersizlik söz konusu olur. Ayrıca belediyelerin kamulaştırma yapabilmeleri için belediye sınırları içinde olması gerekmektedir. Özel kişiler ve kamu tüzel kişiliği bulunmayan idarelerin kamulaştırma yetkisi bulunmamaktadır. Alınan kamulaştırma kararları yok hükmündedir. Bazı durumlarda bu durumlar kanunda doğrudan belirtilerek kamu yararı için hizmet veren özel kişilerce kamulaştırma yapılabilir. Buna örnek olarak Karayolları Genel Müdürlüğü Dışındaki Kuruluşların Erişme Kontrollü Karayolu (otoyol) Yapımı, Bakımı ve İşletilmesi Hakkında kanunun görevlendirdiği şirketi verebiliriz.

B-Şekil Unsuru: Kamulaştırma kanunlarımızca belli şekil ve usullere tabi tutulmuştur. Yüzeysel olarak idari aşama ve adli aşama olmak üzere iki aşama vardır.
C-Sebep Unsuru: Bu unsur idareyi kamulaştırmaya iten nedenlerdir. İdarenin alanına giren her ihtiyaca ve kamu yararına yönelik kamulaştırma yapılabilir. Lakin bu ihtiyaç süreli veya geçici bir ihtiyaca yönelik olamaz. Eğer taşınmazın geçici bir ihtiyaç için kamulaştırılma yapılırsa malikin mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahale edilmiş olmaktadır.
D-Konu unsuru: Kamulaştırmanın konu unsuru işlemin gerçekleştirilip özel hukuk kişi tarafından taşınmazın idareye geçmiş olmasıdır. Yani sadece taşınmaz mallar kamulaştırılabilir. Taşınmaz olamayan yani bütünleyici parça ve aksi kanıtlanmadıkça eklenti(teferruat) olan mallar taşınmaz mülkiyeti kapsamına dahil olur. Taşınmazların tamamı kamulaştırılabileceği gibi bir kısmı da kamulaştırılabilir. Lakin kamulaştırılan kısmı kalan kısımı kullanılmaz hale getirir ise malik kalan kısımın kamulaştırılmasını isteyebilir. Taşınmazın bir kısmının kamulaştırılması yeterli olduğu halde tamamen kamulaştırma yapılırsa konu bakımından hukuka aykırılık oluşturur. Kamulaştırmaya sadece özel hukuk kişilerin sahip olduğu mallar konu olabilmektedir bunun dışında kalan kamu malları vb. konu olamaz.

E-Amaç Unsuru: Kamu yararı olmaksızın bir ihtiyaca yönelik olsa dahi kamulaştırma yapılamamaktadır. Kamulaştırmanın temel amacı kamu yararına dayanmaktadır.

Kamulaştırmanın Aşamaları

Kamulaştırma, mülkiyet hakkını kısıtlaması neticesiyle kişilere güvence sağlayarak bu işlemi yapması gerekmektedir. İlk olarak gerçekleştirilen idari işlemde satın alma başarıyla gerçekleştirilemezse adli aşamaya geçilir.

İdari Aşama: Kamulaştırmanın ilk adımı yeterli ödeneği temin etmektir. Yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemine başlanamaz. Bu mülkiyet hakkının ihlali için idarenin güvencesidir. İkinci adımda ise kamulaştırmanın sebep unsuru olan kamu yararı onayı alınmalıdır. Bu daha çok kamulaştırmaya hazırlık aşamasında gerçekleştirilir. Kamulaştırma kanununa göre kamu yararını kanunda belirten merciiler karar verebilirler. Örneğin kıyıların korunması veya turizmle ilgili yapılacak kamulaştırma işlemlerine kanunda bakanlığın karar vereceği gösterilmiştir. Bakanlıkların ve Cumhurbaşkanlığının kamulaştırma kararları için kamu yararı onayı gerekmemektedir. İdari aşamanın üçüncü adımında ise taşınmazın bütün nitelikleri ayrıntılı olarak belirlenir ve bunun üzerine taşınmazın ilgili idareni vergi dairesinden isteği üzerine taşınmazın bedeli belirlenir. Daha sonra Sanayi ve Ticaret Odalarından ve mahalli alım satım bürolarından edineceği bilgilerden de ve kendi bünyesinde 3 kişi seçerek taşınmazın bedelini belirlemek amaçlı komisyon kurulur. Bu bedel bilirkişiler yardımıyla da belirlendikten sonra taşınmazın malikine tebligat gönderilir. Belirlenen ücreti için malikle idare arasında pazarlıklar yapılır. Anlaşma sağlanması üzerine taşınmazın idareye devir işlemleri sağlanır ve taşınmazın bedeli malike ödenir.

Adli Aşama: İdarenin taktir ettiği fiyatlar çerçevesince taşınmazın maliki ile anlaşamaması sonucu adli aşamaya geçilir. Ücrette anlaşamayan yetkili idare taşınmaz ile elde ettiği bilgileri ve belgeleri toplayarak kamulaştırma işlemi için hazırladığı dilekçe ile taşınmazın bulunduğu yerde olan asliye hukuk mahkemesine başvurur. İdare asliye hukuk mahkemesinden taşınmazın bedelinin tescilini ve ücretin ödenme şeklinin yani nakit veya taksitlendirme ise bu taksitlendirmenin ayrıntılarının belirlenmesini ister. Mahkeme en geç 30 gün içinde belirleyeceği mahkeme gününü malike tebliğ eder. Mahkemenin ilk duruşmasında hâkim taraflara ücret konusunda anlaşmaya davet eder. Tarafalar anlaşırsa hâkim kamulaştırma kanunun onuncu maddesinin sekizinci fıkrasına ikinci ve devamı cümleleri uyarınca karar verir. Eğer kamulaştırma yapılmazsa mahkemenin taşınmaz mahallînde keşif yapması ve kamulaştırma kanununa göre belirlenecek bilirkişilerce taşınmazın bedel tespiti yapılır. Mahkemenin taraflar için belirlediği ücreti nakit veya ilk taksitini belirlenen banka üzerinden yatırmasını idareye tebliğ eder ve yatırıldığına ilişkin makbuzu ister. Mülkiyetin idareye geçmesi mahkemenin kararı ile belli olur. Mahkemenin kararına karşı tarafların istinaf ve temyiz hakları vardır.
Kamulaştırmanın Hüküm ve Sonuçları: Kamulaştırma sonucu taşınmazın idareye mülkiyetinin devrinden sonra taşınmaz hemen kamu malı olmamaktadır. Öncelikle bu taşınmazda kamu hizmetini tahsis etmesi ve taşınmaz hakkında özel düzenlemeler yapması gerekmektedir. Mahkemenin taşınmazın idareye tescili hakkında tebliğinden sonra malik taşınmazın devrini başka birine ferağ veya temlik edemez. Kamulaştırma işlemi için malik ücret hakkında dava açabileceği gibi kamulaştırma işleminin iptali için de dava açabilmektedir.

Davacıların dava dilekçelerinde, muristen gelen terekeye ait taşınmazı davalının kendi adına hükmen tescil ettirdiğini ileri sürerek, tapu iptali ve tescil talepli dava açtıkları, başka bir ifade ile kadastro öncesi nedene dayandıkları, kadastro tespitinin kesinleştiği tarih ile dava tarihi arasında 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesinde yazılı 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş bulunduğu anlaşılmakta ise de, davacılar vekilinin 27.10.2014 tarihinde harçlandırılmış dilekçesi ile, çekişmeli taşınmazın Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırılması ve davalıya 376.875 TL kamulaştırma bedelinin ödenmesi sebebiyle davayı ıslah ederek, davalıya ödenen kamulaştırma bedelinden hisselerine düşen 251.200 TL’nin yasal faiziyle beraber davalıdan alınarak kendilerine verilmesini talep ettiği halde Mahkemece davanın 3402 sayılı Yasa’nın 12/3. maddesinde yazılı hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. 3402 sayılı Yasa’nın 12/3. maddesinde, kadastro tutanaklarında belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanılarak itiraz olunamayacağı ve dava açılamayacağı belirtilerek, mülkiyete ilişkin talepler yönünden hak düşürücü süre öngörülmüş olup, söz konusu yasa maddesindeki hak düşürücü sürenin, davacıların kamulaştırma bedelinin tahsiline ilişkin talepleri yönünden uygulanması mümkün değildir.

Hal böyle olunca; mahkemece, davacı tarafın kamulaştırma bedelinin tahsiline ilişkin davası yönünden, tazminat hukuku kuralları çerçevesinde, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek, ulaşılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, davacıların talebinin hatalı bir biçimde 3402 sayılı Yasa’nın 12/3. maddesi kapsamında değerlendirilmesi isabetsiz olup, davacılar vekilinin temyiz itirazları açıklanan nedenle yerinde bulunduğundan kabulüyle hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekirken, onandığı anlaşılmış olup karar düzeltme isteminin bu nedenlerle kabulü ile Dairemizin 10.10.2019 tarih, 2016/10975 Esas, 2019/6280 Karar sayılı onama kararının ortadan kaldırılmasına ve hükmün yukarıda belirtildiği şekilde BOZULMASINA, peşin yatırılan karar düzeltme harcının talep halinde ilgilisine iadesine, 11.06.2020 gününde oybirliği ile karar verildi. (16. Hukuk Dairesi 2020/433 E. , 2020/1745 K.)

Suçluların Geri Verilmesinde Eyleme ve Faile İlişkin Koşullar


Suçluların geri verme işleminin hukuki boyutu ülkeler arası adli yardımlaşma esaslarına bağlı olarak kurulmuştur. Asıl olarak suçluların geri verilmesi işlemindeki amaç kamu hizmetini sağlamaktır. Suçluların geri verilmesi suç işlemiş olan kişilere bu suçun cezasından kaçabilmek veya sığınabilmek için başka ülkelerin topraklarında bulunmaları neticesiyle yargılanmaları için geri verilme işlemidir. Ülkeler geri verme işlemleri için kaynak olarak uluslararası sözleşmeler esas alınmaktadır. Bizim ülkemizin esas aldığı en önemli kaynaklardan biri ‘Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi’ olmaktadır. Türkiye terör suçluları konusunda başka sözleşmeleri de uygulamaktadır.

Bu sözleşmeler; Terörist Bombalarının önlenmesine ilişkin BM sözleşmesi, Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair BM sözleşmesi ve Terörizmin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesidir. Uluslararası suçluların geri verilme işlemlerinde Türkiye’nin esas aldığı bu antlaşmalar kanun hükmündedir. Bu anlaşmalarda Anayasa hükümlerine aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Hükümleri eğer kanunlarımızla çelişkili hükümler içeriyor ise uluslararası sözleşmelerin hükümleri uygulanır. Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi neredeyse Avrupa ülkelerinin hepsi bu sözleşmeyi kabul etmiş buna ek olarak Avrupa ülkesi olmayan Azerbaycan ve Ermenistan da bu sözleşmeyi kabul etmişlerdir. Bu sözleşmeye bağlı olan ülkeler çift taraflı suçluların geri verme işlemine dair anlaşmalarını kaldırarak bu sözleşmenin hükümlerini esas almışlardır. Sözleşmeye bağlı olmayan ülkelerle çift taraflı yaptıkları anlaşmalara bağlıdırlar.

KOŞULLAR

A) Eyleme ilişin koşullar

aa) Eylemler iki devlet yasalarına göre suç sayılmalı ve cezası belli bir ağırlıkta olmalıdır.
Bu hüküm genel olarak suçlunun geri verilmesinde dayalı bütün antlaşmalarda kullanılmıştır. Her iki devletin kanunlarındaki hükümlerine aykırılık teşkil etmesi gerekmektedir. Çifte suçluluk (doublecriminality) olarak isimlendirilmektedir. Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesinde ise çifte suçluluk aranmakla beraberinde her iki ülke yasalarına göre en az bir yıl özgürlüğünü bağlayıcı veya güvenlik tedbirini gerektiren bir suç olması aranmıştır. Kesinleşmiş cezalarda ise en az 4 yıl mahkûmiyet şartı aranmaktadır. Aynı kişi hakkında birden fazla suç için geri verme talebi aranabilir. Bazı suçlar bu koşulu sağlayabilmesine rağmen bazıları sağlayamayabilir. Bu duruda devlet bu koşulu sağlayan suçlar için geri işlemini uygular. Aynı zamanda ülkelerin suçluları geri verme yetkisi vardır. Bu yetkiye bağlı olarak örneğin Türkiye adli para cezası olan bir suçluyu geri verme yetkisini kullanarak suçlunun iadesini sağlayabilir.

bb) Türkiye’nin yargı yetkisine dahil suç olması gerekmektedir
Avrupa sözleşmesinin 7. maddesinde bulunan bu koşul kapsamında talep edilen ülkenin sınırları içerisinde o ülkenin kanunlarını aykırılık teşkil eden bir suç işlenmiş ise faili geri verebileceği anlamını taşımaktadır. Bu koşul ülkesellik ilkesine dayalı olduğu gibi buna ek olarak Türkiye devletinin güvenliğine karşı, Türkiye devletinin veya Türkiye devleti vatandaşının ya da Türk kanunlarına göre kurulmuş bir tüzel kişinin zararına işlenmiş suçlar kişisellik ve devletin koruma ilkelerine dayanır ve fail geri verilmez.

cc) Suç zamanaşımına veya affa uğramış olmaması gerekir.

dd) Yargılanacak suç hakkında bulunan talepte kesinleşmiş hüküm bulunmaması şartı

ee) Düşünce suçu, siyasal suç veya askeri suç niteliğinde olmaması gerekmektedir.
aaa) 6706 sayılı kanunun 11/1-c/1 maddesi gereğince ‘düşünce suçu’ işlemiş olan kişilerin geri verilmeyecek suçlar arasında gösterilmiştir. Mevzuatımızda bu maddenin gerekçesi şöyle açıklanmıştır; TCK 18 maddesinde ‘Ancak belirtilmek gerekir ki, ceza kanunlarında esasen suç olarak tanımlanan ve suç oluşturduğu hususunda bütün insanlığın fikir birliği içinde bulunduğu fiillerin bu istisna kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir’ denmektedir. Kanunda belirtilen nitelikte olamayan ve salt düşüncenin açıklanması niteliğinde olan eylemleri düşünce suçları kapsamına alınmamaktadır.

bbb)siyasal suçların geri verilemez olması kabul edilmiştir. Ancak siyasal suçluların niteliğini açıklayıcı olarak SİDAS hükümleri veya kanunlar bulunmamaktadır. Siyasal suçlar konusunda klasikleşen tam siyasal suç ve nispi siyasal suç ayrımı yapılmaktadır. Tam siyasal suçlar devletin anayasal düzenini ve siyasal iktidarı hedef alan suçlardır. Nispi siyasal suçlar ise gerçekte adli bur suç olup bu suçun siyasal nitelikte işlenmesiyle oluşan suçlardır. Nispi suçlar ise karma nispi suçlar ve bağlı nispi suçlar olarak ikiye ayrılmaktadır. Nispi siyasal suç özelliğini gösteren bazı suçlar geri verilemez kapsamında çıkarılmıştır. Devlet başkanının yaşamına yönelik suçlar siyasi suç kapsamına alınmayacaktır. SİDAS hükmüne göre ‘İşbu sözleşmenin tatbikatı bakımından, bir devlet reisinin veya aile efradında birinin hayatına kasıt siyasi bir suç sayılmayacaktır’ yer almaktadır. Bu hüküm genel olarak sözleşmelere girerek evrensellik niteliği kazanmış olmaktadır. Diğer bir ayrıma tabi tutulan siyasal suç ise terör eylemleridir. Terörizme karşı olarak ek sözleşmeler de imzalanmıştır. Son olarak bu ayrıma tabi tutulan suç ise soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlardır. 2. Dünya savaşı sonrası belirli etnik ve dini gruplara yönelik olarak insanlık dışı eylemler gerçekleştirilmiştir. Bu eylemlerin gerçekleştirilmesi 1948 yılında Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ‘Milli, Irki Dini Kitleleri Kısmen veya Tamamen İmha Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması’ hakkındaki sözleşmenin kabul edilmesine sebebiyet vermiştir. BM sözleşmesinin 7. Maddesinde ‘Soykırım ve 3. Madde de zikredilen fiiller, suçluların iadesi bakımından siyasi suç addedilmeyecektir. Sözleşen taraflar, bu gibi hallerde suçluların kendi mevzuatlarına ve yürürlükte bulunan anlaşmalara göre iadeyi taahhüt ederler.’ Buna bağlı olarak soykırım ve insanlığa karşı suçların siyasal suçlar kapsamında yer almayacak ve geri verilemez olmayacaktır.

ccc) TCK 18. Maddesi kapsamında geri verilemeyecek suçlular arasında askeri suçlarda yer almıştır. Askeri suçun tanımını yapacak olursak, ‘askerlik ile ilgili hizmetlerin bir engele uğramadan ve milli savunmayı gerçekleştirebilmenin sürekli devamının sağlamak nedeniyle kabul edilmiş bulunan emirlere ve yasaklara aykırı davranılması durumunda oluşan yasa tarafından öngörülen suçlar’ olarak tanımını yapabiliriz. Bu suçlar ikiye ayrılıp değerlendirilmektedir. Sırf askeri suçlar ve askeri suç benzerleri olarak ikiye ayrılan suçlardır. Sırf askeri suçlar asker tarafından işlenmiş olması ve askeri görev ve hizmetin ihlali şeklinde gerçekleşmesi gerekir. Örneğin askerlikten kaçmak, nöbet yerini terk etmek veya kendini askerlik yapamayacak duruma getirmek suçları sadece askerlerin yapacakları suç kapsamına girdiği neticesiyle sırf askeri suçlar olarak nitelendirilir. Askeri suç benzerleri ise kişilerin asker olmadığı lakin askeri çıkarları ihlal etmeleri ile oluşan suçlardır. Örnek olarak herhangi bir askeri eşyanın çalınmasıdır. Bu suçlar ceza kanunlarında bulunurlar fakat sırf askeri suçlar askeri ceza kanununda öngörülen hukuka aykırı eylemleri oluşturmaktadır.

B) Faile ilişkin koşul: ‘Vatandaş geri verilmez’

Genellikle yasalarda ve sözleşmelerde ön görülen kuralların başında vatandaşın geri verilmezliği ilkesi gelmektedir. Bu ilke ülkelerin kendi vatandaşını korumaya yönelik davranmasından kaynaklanır. 6706 sayılı kanunun 11/1 maddelerince ‘Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümler hariç olmak üzere, vatandaş suç sebebiyle yabancı ülkeye verilemez.’ Buna bağlı olarak Türkiye sadece Uluslararası Ceza Divanına ait olmak üzere istisna getirmiştir. Diğer ülkelerle arasında yaptığı anlaşmaların hepsinde vatandaşın geri verilmez ilkesini salt bir şekilde uygulamıştır. Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi’nde böyle bir durum yaşandığında vatandaşlık durumunun geri verme kararı anına göre saptanacağı öngörülmüştür. Buna ek olarak vatandaş karar anı ile teslim anı arasında vatandaşlığını değiştirmiş olsa dahi ülke vatandaşın geri vermeme ilkesini uygulayabilir.

Yapay Zekanın Türk Hukukuna Uyarlanması Zaruriyeti


Yapay zeka çağımızın en büyük buluşlarından biri olmaktadır. Düşünen bir bilgisayar veya robot ile dünyamızdaki yaratabileceği değişimleri öngörmek mümkündür. Hayatımıza her anlamda dahil olabilecek bu buluş hukuki sistemlerini de büyük ölçüde etkileyecektir. Şu an bile bazı ülkelerde hukuk alanında ki uygulamalarını görmekteyiz. Bu uygulamaları kendi ülkemize taşıyıp yeni dünyaya ayak uydurmak da bizim elimizdedir. Yapay zeka alanında ülkemizde birçok çalışma yapılmaktadır buna rağmen yapay zekanın hukuk alanına uyarlanmasına dair çalışmalar bulunmamaktadır.

Bu çalışmaların bulunuyor olması yanında getireceği sorunların yığılması ile karışıklıklar meydana getireceği aşikardır. Yapay zekadan alanımız hakkında bahsedebilmemiz adına konuyu çok iyi kavramamız ve yapılan uygulamamlar hakkında haberdar olmamız gerekmektedir. Öngörülebilecek uygulamalar sıralanmalı bu uygulamalar hakkında çözümler üretilmelidir. Kanaatimce yapay zeka hukukumuza iki ana başlıkta girecektir. Yapay zekanın uygulamalarında kaynaklanan hukuki sorumluluk ve yapay zekanın hukuk sistemimize nasıl uyarlanacağı konularıdır. Bu ana başlıklar altında birçok alt başlık ile dallanarak devam edecek ve hukuki bir alan oluşturacaktır. Bu yeni hukuki alanın ismi ‘Yapay Zeka Hukuku’ olarak nitelendirilecektir.

Yapay Zeka Uygulamalının Hukuki Sorumluluğu

Türk hukuk sisteminde sorumluluğu tartışılan, şartlara göre değişkenlik gösteren yapay zeka sorumlulukları vardır. Yapay zeka uygulamalarında zararın nasıl tazmin edileceği? Yapay zeka uygulamalarında zarardan kim sorumlu tutulmalıdır? Yapay zeka uygulamalarında otonomların hukuki kişiliği var mıdır? Sorulan bu soruları çeşitli somut olaylar ile cevaplandırılması gerekmektedir. İlk önce bakmamız gereken yapay zekanın hukuki kişiliğidir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının doğduğu andan itibaren hak ehliyetine sahip olmaktadır. Hak ehliyetine sahip olmanın tanıdığı ayrıcalıklar borç altına girebilmek ve hak sahibi olabilmektir. Yapay zekanın bu otonomları hak ehliyetine sahip olup olmayacağı belirsizdir. Eğer bu makinelere kişilik oluşturulabilir ise sorumluluklarının doğacağı aşikardır ve buna dayalı değerlendirmeler yapılacaktır.

Kişilik oluşturulamaz ise sorumluluk doğmayacaktır. Robotların veya otonomların işlediği suçlardan ilk örneği 1981 yılında gerçekleşmiştir. Kenji Urada, adındaki bir Japon vatandaşı fabrikada robotunu yapmakta ve geliştirmektedir. Bir gün robotu kapatmayı unutur. Robotu üzerinde çalışırken hareketlerinin kısıtlanmasından dolayı Kenji Uradayı tehdit olarak görür ve koluyla vurarak öldürür. Somut olayda robotun kişiliği varmışçasına engellendiğini düşünerek adamı öldürerek suç işlemiştir. Lakin burada robotun aslında kişiliğinden kaynaklanmamakta robotu yapan mühendisin programlaması sebebiyle kazaya sonuç vermesidir. Kişilik kavramından söz edemeyiz. Bu somut örnek 1981 yılında gerçekleşmiş olup günümüze kadar yapay zeka sürekli gelişme göstermiştir. Artık yavaş yavaş robotların kişiliği olabileceği ihtimalinden söz etmemiz mümkündür. Türk Ceza Kanunu’nda ise suçlunun cezalandırılmasından daha çok önemli olan suçun önüne geçip suç oranını azaltmaktır. Suçluya ceza verilmesinin nedeni ise cezaların suçta caydırıcı olabilmesindendir. Eğer yapay zeka otonomlarından kaynaklı suç oluşmuş ise aynı suçun tekrarlanmaması yapay zekanın önemli özelliklerindendir.

Akit dışı sorumluluk: Burada bakacağımız ilk durum Türk Borçlar Kanunu 66. Maddesi kapsamında ‘Adam çalıştıranın kusursuz sorumluluğu’ olarak değerlendirilip değerlendiremeyeceğimizdir. Yapay zekanın çalışan sıfatı kazanması onu çalıştıran arasında istihdam ilişkisi oluşması önemlidir. Lakin bulunabileceğini düşündüğümüz istihdam ilişkisi yapay zeka ve iş veren arasındaki nitelikleri karşılamadığından kurulamamaktadır. Türk borçlar kanunun 66. Maddesine göre istihdam edilen ‘gerçek kişi’ olma şartı aranması neticesiyle istihdam ilişki kurulamamaktadır. Buna bağlı olarak yapay zeka otonomlarını çalıştıranların zarar verdiği 3. Kişilere adam çalıştıranın kusursuz sorumluluğu hakkında uygulanabilmesi mümkün değildir.

Yapay Zekanın Hukuk Sistemimize Uyarlanması

Yapay zeka uygulamaları dünya geneline yayılarak ilerlemektedir. Farklı ülkelerde birçok uygulama alanı bulmuştur. Bunların en başında tıp gelmektedir. Kalbi bile yönetir hale gelerek ne zaman kan pompalayıp ne zaman temizleyeceğini kalbi yöneterek kontrol etmeye başlamıştır. Yapay zeka otonomları bu büyük gelişimleri sadece tıp alanın da değil diğer alanlarda kat etmiştir. Bu alanların önde gelenleri; Hukuk, askeri ve otomotivdir. Konumuz dahilinde hukuk alanındaki gelişmelere bakacak olursak en büyük adımı Çin atmıştır. Ülkeyi donattıkları kamera sistemiyle her bireyin yaşamını inceleyen yapay zeka beyni suç işlemeye eğilimi olan vatandaşları tespit etmiştir. Tespit ettiği şahıslara suç işlememesi için tedbirler uygulanmıştı.

Bu uygulama neticesinde suç oranında yüksek bir düşüş yaşanmıştır. Böyle bir uygulamayı kendi ülkemizde de uygulayabilmemiz gerekmektedir. Artan nüfusumuz beraberinde suç sayısını da artırmaktadır. Hukuk sistemimiz belli bir zaman diliminden sonra artan bu suçlar neticesinde yavaşlayacaktır ki şu an da bile çok hızlı bir işleyiş olduğu söylenemez. Yapay zekanın bu otonomları ülkemizin hukuk sistemini rahatlatacak, mağduriyetleri önleyecek ve suçun işlenmeden önce tedbirler almamızda işe yarayacaktır. Başka ülkelerde de yapay zekanın hukuk alanında farklı faaliyetlerini gözlemlemekteyiz. İngiltere ise hakimlik mesleğinin icra edilmesinde kullanmaktadır. Geliştirilen algoritma sayesinde davalara bakmakta karar vermektedir. Algoritma, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlarla yüzde yemiş dokuz oranında aynı doğrultuda kararları vermiştir. Bu algoritmanın geliştirilmesi ve yüzde yüz sonuca ulaşılması halinde hatasız kararlar daha hızlı ve pratik olarak verilecektir. Aynı zamanda İngiltere sadece hakimlik uygulamalarıyla sınırlı kalmayıp avukatlar için yol gösteren kılavuz niteliğinde de bir yapay zeka otonomunu kullanmıştır. Bu kılavuz otonomu davalarda çözüm yolları üretip çıkış yolları bulmada avukatlara yardımcı olmuştur.

ABD bu otonomları kendi hukuk sistemlerine uygulamaları çok görülmemekte çoğunlukla hukuk dışındaki alanlardaki uygulamalarının hukuki sorumluluklarının değerlendirilmesini ele almıştır. Bu değerlendirmelerle robotların hukuki sorumlulukları incelenmiş ve birçok uygulama alanına sınırlandırma getirmiştir. Bunlardan en önemlilerinden biri olan günlük hayatta sıklıkta duyduğumuz Tesla otomobilleridir. Otomobillerin sürüş algoritmaları sürücüye ihtiyaç duymadan kendi sevk ve idaresiyle trafikte ilerleyebilmekte ulaşılacak noktaya varmaktadır. Amerika kanunları Tesla otomobilleri için düzenleme yaparak arabanın sahibi olan kişi otomatik sürücüdeki arabayı kullanmasa bile sürücü koltuğunda oturmalı ve kendisi sürüyormuş gibi dikkatli olmalıdır.

Çağımızdaki gelişimlerden de görüldüğü gibi değişimler kaçınılmazdır. Bu zorunlu değişimlerde çağa ayak uydurmalı kendi hayatımıza yenilikleri uyarlamamız gerekmektedir. Gecikmeden öngörülebilir ihtimallere dayalı araştırmalar yapılmalı, çeşitli eğitimler verilmeli ve bu alanda büyük adımlarla yol kat etmemiz gerekmektedir. Yapay zekanın dünya genelinde ciddi uygulama alanları buluğunu ve hızla ilerlediğini muazzam bir güce ulaşacağını görmekteyiz. Her alana sirayet ederek etmiş olan ve etmeye devam eden yapay zekaya hukukun buna müdahalesi olmayacağını düşünmek abes kaçar. Ancak ülkemizde de bu çalışmaları engellemeye çalışan insanlar vardır.

Bu insanlar bilim kurgu filmleri etkisi altında kalmış ve buna bağlı olarak yapay zeka uygulama otonomları hakkında kıyamet senaryoları çıkartmaktadırlar. Mustafa Kemal Atatürk ‘Cehalet yenilmesi gereken en büyük düşmandır.’ sözünü söylemiştir. Buna bağlı olarak görmekteyiz bu insanlara karşı gelmeli ve hukukun yenilikler önünde bir engel olarak değil de destekleyici nitelikte olması gerekmektedir. Ülkemizde ise bu tip yenilikleri genellikle ithal etmekteyiz. Bu yol bırakılarak artık kendi altyapımızı oluşturmalı gerekli eğitimleri kendi ülkemizde vermeliyiz. Lisans eğitimleri bunun için çok müsaittir. Verilen dersler ile kendi altyapımızı oluşturmuş olur ve buna bağlı olarak destekleyici nitelikteki çalışmamlar ile yapay zeka uygulamalarını kendi ülkemizde büyük ölçekte geliştirebiliriz.

Kiracının İşyeri Kira Sözleşmesinin Devri


6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu TBMM tarafından kabul edilerek Resmî Gazetede yayınlanmış, ardından kısa bir süre sonra AVM yatırımcıları kanunun kira sözleşmesine ilişkin bazı hükümlerinin kendi aleyhlerine sonuç doğurma ihtimalinin olduğu gerekçesini ileri sürerek yapmış oldukları talep üzerine, 31/3/2011 tarihli ve 6217 Sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici 2. maddesi ile TBK’nın iş yeri kirası hakkında yapılan bazı düzenlemeler 5 yıl ertelenmiştir. 12 Temmuz 2012 tarih ve 28351 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6353 Sayılı Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 53 üncü maddesi ile “Kiracının Türk Ticaret Kanununda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişileri olduğu işyeri kiralarında, 11.01.2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun323,325, 331, 340, 342, 343, 344, 346 ve 354 üncü maddeleri 01.07.2012 tarihinden itibaren 8 yıl süreyle uygulanmaz. Bu halde, kira sözleşmelerinde bu maddelerde belirtilmiş olan konulara ilişkin olarak sözleşme serbestisi gereği kira sözleşmesi hükümleri tatbik olunur. Kira sözleşmesinde hüküm yoksa mülga Borçlar Kanunu uygulanacaktır.” hükmü getirilmiştir.

Kanun koyucu, kiraya verenin elindeki gücü kullanarak kiracıya mali yükümlülükler getirmesi ve onu maddi açıdan zora sokmasının önüne geçebilmek adına düzenlemeler getirmiştir. Bu ertelenme, kiracısı tacir veya tüzel kişi olan işyeri kiraları bakımından geçerlidir. Ertelenmenin AVM ve gayrimenkul yatırımcılarının yoğun lobi faaliyetlerinde bulunması sonucu gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu erteleme ile birlikte kiracısı tacir olan işyeri kiraları açısından, bu yerlerin kiracılarının diğer kiracılarla aynı düzeyde korunmaya muhtaç olup olmadığı sorusunu akıllara getirmiştir. İş yeri kiracılarının, konut kiracılarından farklı olarak kendilerine özgü ihtiyaçları olduğunu kabul etmek gerekir. Bu duruma, TBK m.323/1 hükmü uyarınca, işyeri kiralarında kiraya verenin, haklı sebep olmaksızın işyeri kira ilişkisinin devrine yazılı rıza göstermekten kaçınamaması örnek gösterilebilir. Böylelikle kiracı, işyerinde oluşturduğu müşteri çevresi, yapmış olduğu gayri maddi veya maddi değerleri, başka bir kiracıya devredebilecektir. Söz konusu madde yalnızca kira ilişkilerinde uygulanır.

MADDE 323 – Kiracı, kiraya verenin yazılı rızasını almadıkça, kira ilişkisini başkasına devredemez. Kiraya veren, işyeri kiralarında haklı sebep olmadıkça bu rızayı vermekten kaçınamaz.
Kiraya verenin yazılı rızasıyla kira ilişkisi kendisine devredilen kişi, kira sözleşmesinde kiracının yerine geçer ve devreden kiracı, kiraya verene karşı borçlarından kurtulur.
İşyeri kiralarında devreden kiracı, kira sözleşmesinin bitimine kadar ve en fazla iki yıl süreyle devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olur.

Bu madde ile oluşan düzenlemeler, kanunun emredici hükmüne aykırı olmaması şartıyla sözleşme serbestisi ilkesi gereği sözleşme hükümleri uygulama alanı bulur. TBK 323/1 maddesi kapsamında kira ilişkisinin bir başkasına yani üçüncü kişiye devredilmesi durumu söz konusudur. TBK m.205/1 hükmü uyarınca sözleşmeyi devralan ile devreden ve sözleşmenin kalan tarafı arasında yapılan ve devredenin sözleşmeden doğan tüm hak ve borçlarının devralana geçtiği sözleşme, devir sözleşmesidir. Kira ilişkisinin devri ise devir sözleşmesi ile gerçekleşir. Bu sözleşmenin tarafları, devreden kiracı ve devralan üçüncü kişidir. Erteleme süresi boyunca kira devir sözleşmelerinde kiraya verenin de bu devre rızası gerekir. Dolayısıyla kira ilişkisinin devredilebilmesi için mevcut ve geçerli bir kira sözleşmesinin bulunması ve tarafların devir konusunda anlaşmış olması gerekir.

İşyeri Mülk Sahibi Devre Rıza Vermekten Kaçınabilir Mi?

Bu maddenin yürürlüğünün ertelenmesi, işyeri kiralarında kiraya verenin haklı sebep bulunmadıkça yazılı rıza vermekten kaçınamayacağına ilişkindir. Bu da demektir ki, tacir veya tüzel kişi kiracı, kiraya konu olan işyerini sekiz yıl boyunca kiraya verenin yazılı rızasını almadıkça kira ilişkisini, bir başkasına devredemeyecektir. Ancak 1 Temmuz 2020 tarihinden itibaren işyeri kiralarında, kiraya verenin haklı sebebinin varlığı somut olayın özelliklerine göre hakim tarafından belirlenir. Ve haklı sebebin yokluğu halinde kiraya veren rıza vermekten kaçınamaz. Kiraya veren, iş yeri kiraları haricindeki kira ilişkilerinde ise kural olarak, devre onay verip vermeme hususunda serbesttir.

Adalet Komisyonu değişiklik gerekçesinde, “açık rızası olmadıkça devredemez” ibaresiyle devir yasağı konulduğu ve kiralananın haklı sebeplerin varlığına rağmen kiracının rıza vermekten kaçınmasının doğru olmadığını, dolayısıyla yalnızca işyeri kiralarına has, haklı sebep olmadıkça kötü niyetle hareket edip devre izin verilmemesinin önüne geçilmesi gerektiğini belirtmiştir. Haklı sebebe, kiracının yalnızca hava parası için devretmek istemesi veya işyeri için yapmış olduğu tazmine gerek olmayan iyileştirmeleri, kiraya verenin yararlanamaması için eski haline getirerek üçüncü bir kişiye devretmek istemesi gibi örnekler verilebilir. TBK m.323/2 hükmü ile, kira ilişkisinin devri sonucu sözleşmenin kiracı tarafının değiştiği anlaşılmaktadır. Devir ile devreden kiracı tüm borçlarından kurtulur ve devralan devreden yerine kiraya verene karşı sorumlu olur. Ancak yine bu halde TBK m.323/3 gereği devreden kiracı, kira sözleşmesinin bitimine kadar ve en fazla iki yıl süreyle kiraya verene karşı, devralan üçüncü kişi ile birlikte müteselsilen sorumlu olacaktır. .Sekiz yıllık erteleme süreci boyunca kiracının, devralan üçüncü kişi ile birlikte müteselsilen sorumlu olması söz konusu değildir. Keza bu müteselsil sorumluluk da 1 Temmuz 2020 tarihinden itibaren geçerli olacaktır.

Tüm bu açıklamalar nezdinde, 1 Temmuz 2020 tarihi ile iş yeri kiraları bakımından yürürlüğe girmiş olan 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun sekiz yıllık süreyle ertelenen hükümleri, emredici hukuk kuralı gereği ve kamu düzenine ilişkin olmasından dolayı yürürlükte olan işyeri kira sözleşmeleri için de uygulanacaktır. Ve aksine bir düzenleme olsa dahi kanunun emredici hükmü uygulanacaktır. Ancak Geçici 2.madde ile bu tarihten önce yürürlüğe girmiş hükümler kapsamında, tarafların sözleşme serbestisi ilkesi uygulama alanı bulacak ve sözleşmeye bağlı kalınacaktır. Sözleşmede belirtilmeyen hususlar için 818 Sayılı Mülga TBK uygulanacaktır. Bu durum mevcut kira ilişki ve sözleşmelerine önemli ölçüde etki edecektir. Gündemimizi uzun süre meşgul eden ve tüm dünyayı etkisi altına alan COVİD 19 ile ilgili tedbirler alınmış ve yeni tedbirlerin alınması da söz konusu iken, kiracıyı korumak amaçlı olan bu madde ve hükümlerinin bu alanda ve dolayısıyla kira ilişkilerinde yeni sorunları ve anlaşmazlıkları beraberinde getireceğini gözler önüne sermektedir. Bu düzenlemelerin kira sözleşmelerine ne şekilde etki edeceği zamanla ortaya çıkacak, uygulamada usul ve esasları bakımından Yargıtay’ın vereceği kararlarla şekillenecektir.

Kira İlişkisinin Devri ve Alt Kira Sözleşmesi

Kira ilişkisinin devri ile alt kira sözleşmesi birbirinden farklı kavramlardır ve karıştırılmaması gerekir. Her ikisi de TBK m.322’de düzenlenmiştir. Alt kira ile kira sözleşmesinin tarafları değişmez ve kiraya veren ile kiracı arasındaki hukuki durumda herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Mevcut bu sözleşmenin yanında tarafları kiracı ile alt kiracı olan yeni bir sözleşme yapılır. Ancak kiraya verenin alt kiracı ile sözleşmeden doğan hiçbir ilişkisi bulunmaz. Oysa kira ilişkisinin devrinde sözleşmenin tarafları değişmekte ve devreden kiracının yerini devralan kiracı almaktadır. Alt kira sözleşmesinden farkı, kira ilişkisinde sözleşme varlığını korur ancak tarafları değişir. Buna karşılık, alt kira sözleşmesinde yine mevcut bir sözleşme vardır ancak taraflarda değişiklik söz konusu değildir. Yalnızca kiracı ile üçüncü bir kişi arasında da alt kira sözleşme ilişkisi oluşur.

Tıbbi Hatanın Hukuki ve Cezai Sonuçları


Doktorların yaptıkları tıbbi hataların hukuki ve cezai sorumluluğu var mıdır? Doktorların kasıtlı olarak yaptıkları hatalar nedeniyle birçok insan yaşamını yitirmektedir. Bu kasıtlı hataları mesleğin icrasına dayandırmak yanlıştır. Tıbbi hatalar hastanın tedavisi gerçekleştirmeye yönelik yapılan işlemlerin öngörülemez biçimde hastaya zarar veren sonuçlarıdır. Doktorların tıbbi müdahalelerinde kasıtlı olarak yaptıkları hataları tıbbi müdahale kapsamına alamayız. Lakin tıbbi müdahalelerin riskleri vardır. Hastanın risklere rağmen tedaviyi kabul etmesinden doğacak zararlardan hekim sorumlu değildir. Tedavi için hekime izin verilen risklere ‘KOMPLİKASYON’ denilmektedir. Hekimin tedbirsizlik, dikkatsizlik gibi durumlara ise ‘MALPRAKTİS’ denilmektedir.

Hekimin fiilinin niteliği önemlidir çünkü bazen haksız fiilinden dolayı ceza davası ; sözleşmeye aykırılığından dolayı hukuk davası niteliği alır. Suç kanunda yaptırımı olan fiillerdir. Fakat bu fiilin niteliği olan kasıtlı olarak mı yoksa taksirle mi işlendiği önemlidir. Buna bağlı olarak tıbbi işlemde suç oluşabilmesi için hekimin kusurlu olarak bu davranışı yapması gerekmektedir. Hekim ile hasta arasındaki ilişki vekalet ilişkisidir bu vekalet ilişkisine dayalı yapılan hatalardan hekim sorumludur.

Hukuka Uygunluk Nedenleri

Türk ceza kanunlarına göre cezai yaptırım gerektiren suçlar belli durumlarda kanunlar tarafından meşru kılınmıştır. Suç normal şartlar altında cezai sorumluluk gerektirebilir fakat hukuka uygunluk nedeni varsa suçun cezai sorumluluk ortadan kalkmaktadır. Hastanın rızası ve görevin yerine getirilmesi hukuka uygunluk halleridir. Hekimin ilk olarak hastayı tedavi hakkında hastayı açıklayıcı bir şekilde bilgilendirmesi gerekmektedir. Bu bilgilendirme tedavide izlenecek yollar ve riskleri içermesi gerekmektedir. Bilgilendirme tamamlandıktan sonra hastanın tedaviye başlanabilmesi için açık rızası gerekmektedir. Buna bağlı olarak normal şartlar altında cezai yaptırım gerekecek fiil için hukuka uygunluk doğar. Başka bir hukuka uygunluk şartı ise görevin yerine getirilmesidir. Eğer hastanın bilinci kapalı ve rızasını belirtemeyecek durumda ise zaruret hali oluşur. Müdahalede bulunacak olan kişide doktor olma şartı aranır. Doktor yaptığı müdahaleden kasıtlı olmayan hatalarından sorumlu tutulamaz.

Hekimin Kasta Dayalı Cezai Sorumluluğu

Hekimin müdahalesinde ilk aranması gereken hukuka uygunluk şartıdır. Eğer hukuka uygunluk nedeni yoksa veya hukuka uygunluk nedeninin sınırları aşılmış ise cezai sorumluluktan söz edilebilir.

Mesleğin icrası esnasında kasıtlı olarak işlenebilecek suçlar, Ötenazi de dahil olmak üzere Kasten adam öldürme (TCK mad. 448), İntihara yardım (TCK mad. 454), Kasten müessir fiil (TCK mad. 456), Çocuk düşürme–düşürtme suçları (TCK mad. 468, 469 ve 470), Kısırlaştırma ile ilgili suçlar (TCK mad. 471), Kanun’a aykırı organ ve doku alma (2238 sayılı Kanun, mad. 3, 15), Şartlara uymadan canlı bir kimseden hasta bir kimseye organ nakli (2238 sayılı Kanun mad. 8, 15), Şartlarına uymadan ölüden canlıya doku nakli (2238 sayılı Kanun mad. 14, 15), Deneysel amaçlı organ nakilleri (TCK m. 456) Kasten adam öldürme (TCK mad. 448), Çocuk düşürme–düşürtme suçları (TCK mad. 468, 469 ve 470) ), Kanun’a aykırı organ ve doku alma (2238 sayılı Kanun, mad. 3, 15).

Dünyamızda her insanın düşmanı olabileceği gibi doktorların da düşmanı olabilmektedir. Bu düşmanlık neticesiyle doktor düşmanlık beslediği şahsa karşı bulunduğu kasti ve hatalı tıbbi müdahaleden sorumlu olur. Hukuka uygunluk sebebi ortadan kalkar ve kasten adam öldürmekten sorumlu olur.

Hastanın rızasına karşı hekimin yapamayacağı müdahaleler vardır. Bunlarda biri hastanın yaşamına son verdirilmesini istemesidir. Hasta yaşamına son verdirilmesini istese bile hekim bu müdahaleyi gerçekleştiremez. Buna rağmen hekim bu müdahaleyi gerçekleştirir ise kasten adam öldürme hükümlerinden yargılanır. Bazı durumlarda ise hekim bu müdahaleyi yapmasına rağmen hafifletici cezalar alabilir. Örnek olarak hasta hastalığı nedeniyle yoğun bir acı çekmektedir. Hastalığın kurtuluşu olmaması sebebiyle açık rızası ile ölmek istemektedir. Doktor vicdani duyguları ile bu hastanın yaşamına son verecek müdahalede bulunmuştur. Burada doktorun elbette ki cezai sorumluluğu vardır fakat hafif cezalar alacaktır.

2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanununa göre bedel karşılığında organ nakli veya organ saklanılması yasaktır. Organ naklini yapan ve aracı olan herkesin cezai sorumluluğu vardır. Canlı bir kimseden organ nakli yapılabilmesi için ise belirli şartlar aranmaktadır. Kişinin sağlıklı ve sağlam olması gerekmektedir. Nakil edilecek organın yokluğunun şahsın hayatına devam etmesini engel teşkil etmemesi gerekmektedir. Son olarak organ verenin ve organ alanın da yazılı olarak rızalarının alınması gerekmektedir. Eğer bu şartlar gerçekleştirildiğinde hukuka uygunluk nedeni oluşur. İnsan öldükten sonra vücudundaki organlar belli bir süre canlı kalır. Bu organların nakli için rıza ölen kişinin en yakın akrabasından alınır. Lakin bu organlar sadece nakil amacı ile kullanılabilir. Deney amacı ile kullanılırsa cezai sorumluluk gerektirir.

Meslek Dolayısıyla İşlenebilen Suçlar

Hekimler mesleğin icrası sınasında işleyebileceği suçlar oluğu gibi mesleki faaliyetleri dolayısıyla işleyeceği suçlar da bulunabilmektedir. Bu suçlar rüşvet ve irtikap suçları (TCK mad. 209, 211, 212, 213), görevi kötüye kullanma (TCK m. 240), görev ihmali (TCK mad. 230), meslek sırrını açıklama (TCK mad. 198) gibi suçlardır.
Rüşvet suçu bir memurun başka bir kişi ile anlaşıp bedel karşılığı memurun icra ettiği işinde karşı tarafa bu bedel karşılığında ayrıcalık tanımasıdır. Suç memurun taahhüt verdiği aşamada tamamlanmış olmaktadır. Bu suçu diğer memur gruplarında görebileceğimiz gibi hekimler arasında da görülmektedir. TCK mad. 209, 211, 212, 213 göre bu suçu işleyen hekimleri cezalandırmaktadır.

Görevi ihmal suçu, memurun icra ettiği görevi kasıtlı olarak geç yapması veya kasıtlı olarak ihmal etmesidir. Görevi ihmal suçunun en önemli şartı memurun kendi iradesiyle yapmış olmasıdır.
Görevi kötüye kullanma, memurların görevlerini icra etmelerindeki amaçtan sapmalarıdır. İhmal ve suiistimal bir arada bulunur.

TCK 198. maddesine göre meslek sırlarının ifşası suç sayılmaktadır. Ancak bu maddeye göre meslek sırrının açıklanması meşru bir sebebe dayanıyorsa hukuki uygunluk sebebi oluşturmaktadır.

Taksirle Ölüme Sebebiyet ve Taksirli Müessir

TCK’nın 455. maddesinde, “Tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya meslek ve sanatta acemilik veya nizamat ve evamir ve talimata riayetsizlik ile bir kimsenin ölümüne sebebiyet veren şahıs …” cezalandırılır denilmektedir. Yine aynı Kanunun 459. maddesinde “Her kim tedbirsizlik veya dikkatsizlik yahut meslek ve sanatta nizam veya acemilik, talimat ve emirlere riayetsizlik neticesi olarak bir şahsa cismen eza verecek veya sıhhatini ihlâl edecek bir zarar iras eder yahut aklî melekelerinde teşevvüş husulüne sebebiyet verirse … cezalandırılır” hükmüne yer verilmektedir.

TCK’nın bu maddesi kapsamında ölüm neticesini veya yaralanma neticesinin arasında ‘taksirli fiil’ illiyet bağının kurulması gerekmektedir. Hekimin fiilinin taksirli sayılabilmesi için acemilik, emir ve nizamlara riayetsizlik, tedbirsizlik, dikkatsizlik etmiş olması gerekmektedir. Taksirle yaralama durumu yaşandığı takdirde bunun ispat etme zorunluluğu vardır ve bu zorunluluk hastaya aittir. İlliyet bağını ve kusuru kanıtlamak zarar görene aittir. Ancak bazı durumlarda ispat etme zorunluluğu hekime geçmektedir. İncelemeye gerek olmayan hallerde açıkça hekimin kusurlu olduğu görülüyor ise ispatlama yükü hekimindir. Diğer bir ispatlama zorunluluğu doğan durum ise hekimin, hastanın rızasını almasına ilişkin kısımdır. Hekimin hastanın rızasını alırken müdahale konusunda hastayı aydınlattığı ve risklerinden bahsetmiş olmasının ispat zorunluluğu hekime aittir.

Kiraya Verenin Kiralananın Ayıplarından Sorumluluğu (TBK 304-308)


Kiraya verenin ayıptan sorumluluğu Türk Borçlar Kanunu’nun 304 ile 308.maddeleri arasında düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile kiralananın ayıplarından, kiraya verene bazı sorumluluklar getirilmiştir. TBK m.304 hükmü uyarınca ayıp, önemli ayıp ve önemli olmayan ayıp ayrımına tabi tutulmuştur.

Önemli ayıpta, kiralanandaki mevcut olan eksiklik ya da bozukluk, sözleşme ile belirlenen kullanımı bütünüyle etkiler ve kiracıdan kiralananı kullanması objektif olarak beklenemez. Konutun kapısının olmaması veya mutfak dolabının olmaması vs. önemli ayıba örnek verilebilir. Bu tür önemli ayıpların varlığı halinde, kiracı borçlunun temerrüdüne veya kiraya verenin kiralananın sonradan ayıplı duruma gelmesinden doğan sorumluluğuna ilişkin hükümlere başvurabilir. Sözleşmeyi feshedebilir.

Önemli olmayan ayıp ise, kiracının umduğu edim yararına zarar veren ancak bu zararın kayda değer büyüklükte olmamasıdır. Taşınmazdaki birkaç ampulün bozuk olması veya musluk contalarının bozuk olması örnek verilebilir. Kiralananın önemli olmayan ayıpla tesliminde ise kiracı, kiralananda sonradan ortaya çıkan ayıplardan dolayı kiraya verenin sorumluluğuna ilişkin hükümlere başvurabilir.(TBK 304/2) Ancak borçlunun temerrüdüne ilişkin hükümlere ve sözleşmenin feshine başvuramaz.Diğer yandan ayıbın gizli ya da açık olması kiracıya fesih hakkı verilebilmesini etkilemez.

Kiraya Verenin, Kiralananın Ayıplarından Sorumluluğu

Kiraya verenin, kiralananın ayıplarından sorumlu olabilmesi için kiralanandaki ayıbın gizli olması gerekir. Şayet kiracı, sözleşmenin kurulduğu sırada kiralanan da ayıbın mevcut olduğunu bilmesi veya bilmesi gerekirse kiralayana karşı ayıptan dolayı başvuramaz. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, kiracının kiralananı muayene etmesi yani gözden geçirmesi ve ayıbı fark eder etmez kiralayana bildirmesi gerekir. Kiracının sözleşme süresince ortaya çıkan ayıpları kiralayana bildirmemesi tazminat ile sorumlu olması sonucunu doğurur.(BK m.318) Kiralanan konutun su akıtması ve kiracının da bu durumu fark etmesine rağmen kiralayana bildirmediğini varsayalım. Bildirim yapılmadığı için kiraya veren tamir edemeyecek ve bu durum binanın sağlamlığını tehdit edecektir. Su akmasından dolayı kiracının eşyaları zarar görebilir. Ancak kiracı bildirimde bulunmadığı için kiraya verenden zararının tazminini talep edemez. Çünkü böyle bir durumda kiracı ihbarda bulunmayarak kiraya verene onarma veya ayıpsız mislini verme fırsatı tanımamıştır.

Kiraya verenin sorumluluğunun doğması için, onun kusurlu olmasına gerek olmadığı gibi sözleşmenin kurulduğu sırada ayıbı bilmesine de gerek yoktur. Kiracı her zaman yasal hakkını kullanabilecektir. Ayrıca, kiraya verenin sorumluluğunun sözleşme ile sınırlandırılmamış veya kaldırılmamış olması da gerekmektedir. Taraflar, kiralayanın ayıba karşı sorumluluktan doğan sorumluluğunu sözleşme ile kaldırabilir veya sınırlayabilir.(BK m.301)Ancak bu hükmün iki istisnası vardır: Konut ve çatılı işyeri kiralarında bu yönde anlaşmalar yapılamaz. Konut ve çatılı işyeri kiraları dışındaki kira ilişkileri bakımından genel işlem koşulları yoluyla kiraya verenin sorumluluğu daraltılamaz veya ortadan kaldırılamaz.

Kiraya Verenin Kiralananın Sonradan Ayıplı Hale Gelmesinden Sorumluluğu

TBK m.305’e göre: “Kiralanan sonradan ayıplı duruma gelirse kiracı, kiraya verenden ayıpların giderilmesini veya kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını ya da zararının giderilmesini isteyebilir. Ancak, zararın giderilmesi istemi diğer seçimlik hakların kullanılmasını önlemez. Önemli ayıp durumunda kiracının sözleşmeyi fesih hakkı saklıdır.” Bu madde hükmü ve devamı ile kiralanan sonradan ayıplı hale gelirse kiracı:

Kiraya verenden ayıbın giderilmesini(onarım) talep hakkına sahiptir.

Kiracı gerek önemli gerekse önemli olmayan ayıplarla, önceden ya da sonradan ortaya çıkan ayıbın giderilmesini kiralanandan talep edebilir. Kiracı, ayıpların giderilmesi için uygun bir süre vermelidir. Bu süre içerisinde kiraya veren, mevcut ayıpları gidermezse kiracı, tazminat hakkını kullanabileceği gibi(BK md.308), kiradan indirim hakkını veya sözleşmeyi fesih hakkını da kullanabilir.

Kiracının kiralanandaki ayıbı bizzat kendisinin giderme imkanına sahip olması(BK m.306/1)

TBK m.306/1’e göre : “Kiracı, kiraya verenden kiralanandaki ayıbın uygun bir sürede giderilmesini isteyebilir; bu sürede ayıp giderilmezse kiracı, ayıbı kiraya veren hesabına giderebilir ve bundan doğan alacağını kira bedelinden indirebilir veya kiralananın ayıpsız bir benzeri ile değiştirilmesini isteyebilir.”

Bu madde hüküm uyarınca, kiralanan sözleşme ile öngörülen kullanma imkanını esaslı surette engellememekle birlikte kısıtlıyor ise, ayıbı kiraya veren hesabına giderebilecektir. Ayıpların önemli olup olmadığı hususu, kiralanan şeyin değeri veya kira bedelinin tutarına göre değil bizzat ayıbın niteliğine ve yapılacak masrafına göre belirlenir. Kiracı ayıbı bir başkasına gidertirse, yaptığı masrafları kira bedelinden indirebilecektir. Buna karşın önemli ayıpların varlığı halinde kiracının kiralanan adına hareket edebilmesi için hakim izni gerekir.(BK m.113)

Kira bedelinin indirilmesini talep hakkı vardır.

BK m.307 :” Kiracı, kiralananın kullanımını etkileyen ayıpların varlığı hâlinde, bu ayıpların kiraya veren tarafından öğrenilmesinden ayıbın giderilmesine kadar geçen süre için, kira bedelinden ayıpla orantılı bir indirim yapılmasını isteyebilir.

Kiralananın teslim anındaki ayıplar ile kiralananın sonradan ayıplı hale gelmesi kiracıya , kira bedelinde indirim talep hakkını verir. Kiracı ayıbın giderilmesini talep etmek yerine veya ayıplı şeyin kullanımının azalması oranında kira bedelinden indirim isteyebilir. Ayıp kiralayanın kusurundan kaynaklanmasa bile bu talep hakkı mevcudiyetini korur.

Ancak bilinmesi gereken husus, kiranın indirilmesi talep hakkını bir kapının kilidinin bulunmaması, duş başlığının olmaması gibi önemsiz ayıplar için kullanılmaz. Bu durumda kiracı, ayıbın giderilmesini talep etmek veya tazminat ile yetinir.

Sözleşmeden dönme ya da sözleşmeyi feshetme hakkı vardır.

TBK m.305/2: “Önemli ayıp durumunda kiracının sözleşmeyi fesih hakkı saklıdır.” Ve TBK m.306/2: “Ayıbın, kiralananın öngörülen kullanıma elverişliliğini ortadan kaldırması ya da önemli ölçüde engellemesi ve verilen sürede giderilmemesi hâlinde kiracı, sözleşmeyi feshedebilir.”

Bu hükümler uyarınca sözleşmenin feshedilebilmesi için ,öncelikle ayıbın önemli bir ayıp olması gerekir. Önemli olmayan ayıplar için bu hüküm uygulanmaz.Kiracının sözleşmeyi feshedebilmesi için diğer bir husus ise , kiraya verenden ayıbın giderilmesini talep etmesi ve talebe rağmen kiralayanın ayıbı gidermemiş olması gerekir. Eğer kiracı,temerrüde ilişkin hükümleri kullanmayı tercih ederse ayıbın giderilmesini kiralayandan talep etmeksizin sözleşmeden dönebilir. Dönme halinde tazmin edilecek zarar olumsuz zarar, fesih halinde olumlu zarar olacaktır.

Kiracının ayıp dolayısıyla uğradığı zararın tazminini talep etme hakkı vardır.(BK m.308)

MADDE 308- Kiraya veren, kusuru olmadığını ispat etmedikçe, kiralananın ayıplı olmasından doğan zararları kiracıya ödemekle yükümlüdür.
Hükme göre, kiralayan şeyin ayıplı olarak tesliminde ya da sonradan ayıbın meydana gelmesinde kusuru olmadığını ispat ederse sorumluluktan kurtulur. Burada tazmini gereken zarar müspet(olumlu) zarar olacaktır.

Mahkemece toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davacı ile dava dışı … Finansal Kiralama A.O. arasında davaya konu çikolata inceltme makinesini almak üzere finansal kiralama sözleşmesi yapıldığı, bu sözleşmeye istinaden malik olan kiralayanın sahip olduğu hakları da davacı kiracıya devrettiği, bu nedenle davacının, kiralananın ayıplı olmasından dolayı doğrudan satıcıya başvurarak makinenin ayıplı olmasından dolayı sahip olduğu hakları kullanabileceği, davaya konu makineden dolayı davalının 1 yıl garanti sorumluluğu olduğu, bu süre içerisinde makinenin müteaddit defalar arızalandığı, bu arızaların davalı tarafça giderilememesi, onarım borcunu haksız olarak yerine getirmemesi nedeniyle davacının makineyi üçüncü kişiye tamir ettirdiği, davacının makinenin tamir masrafını davalıdan isteyebileceği ayrıca makinenin çalışmadığı dönemde davacının çalışmayan makineden doğan eksikliğin giderilmesi için üç ay süre ile 3 işçi çalıştırması gerektiği davacının bundan kaynaklanan zararının da davalıdan tazmin edilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 34.887,00 TL’nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, taraf vekillerinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, fazla yatırılan peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, aşağıda yazılı onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, 15/01/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.(YARGITAY 19.HD 2019/114 K.)

Cinsel Saldırı Suçu


Cinsel saldırı suçu Türk Ceza Kanunu’nun 102. Maddesinde düzenlenir. Kanunda, cinsel amaçlarla ve bir kimsenin vücuduna temas suretiyle vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Cinsel saldırı suçu fiilin niteliğine göre iki başlıkta değerlendirilir;

Basit cinsel saldırı suçu; mağdurun bedenine cinsel ilişki seviyesinde olmayan teması ifade eder. Bu suçun en hafif halini sarkıntılık suçu teşkil etmektedir. Örneğin bir kimseyi rızası olmadan öpmek, bir kimseye dokunmak gibi fiiller sarkıntılık suretiyle basit cinsel saldırı suçunu meydana getirir. Cinsel ilişki düzeyine varmayan bu davranışların belli bir şiddette ve süreklilik arz edecek şekilde gösterilmesi ise basit cinsel saldırı suçunun sarkıntılık düzeyini aşan daha ağır şeklini oluşturmaktadır.

Nitelikli cinsel saldırı suçu; TCK m.102/2’de düzenlenen nitelikli cinsel saldırı veya tecavüz suçu fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesini ifade etmektedir.

Cinsel saldırı suçunun meydana gelebilmesi için mağdurun bedenine temas edilmesi gerekir. Vücuda temas edilmeden gerçekleşen söz ve davranışlar cinsel taciz suçu olarak nitelendirilir. Failin kendi bedeni üzerinde sergilediği davranışlar da cinsel saldırı suçu teşkil etmez. Cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar şu şekilde sınıflandırılmaktadır;

Cinsel istismar suçu, TCK m.103’te düzenlenir. Kural olarak 15 yaşını doldurmamış çocuğa karşı cinsel amaçla işlenen ve bedensel temas içeren davranışları ifade eder. 15-18 yaş grubundaki çocuklara karşı hile, cebir, tehdit veya iradeyi etkileyen diğer nedenlerle icra edilen davranışlar da cinsel istismar suçunu oluşturmaktadır.

Cinsel saldırı suçu, kural olarak 18 yaşın üzerindeki kişilere karşı cinsel amaçlarla işlenen, bedensel temas içeren davranışları ifade eder.

Cinsel taciz suçu, TCK m.105’te düzenlenen, failin, mağdurun vücuduna temas içermeyen halk arasında laf atma, sözlü taciz gibi ifadelerle nitelendirilen cinsel amaç taşıyan davranışları ifade etmektedir.
Reşit olmayanla cinsel ilişki suçu, 15-18 yaş grubunda yer alan çocuklarla çocuğun rızası dahilinde cinsel ilişkiye girilmesi durumunda meydana gelir.

Basit Cinsel Saldırı Ve Sarkıntılık Suçunun Unsurları

Basit cinsel saldırı suçu, kişinin bedeni üzerinde, cinsel arzuları tatmin etmek amacıyla gerçekleştirilen ancak cinsel ilişki düzeyine varmayan davranışların icra edilmesi ile oluşur. Bu suçun oluşabilmesi için davranışların objektif olarak cinsel nitelikte olması yeterlidir, failin cinsel arzularını fiili olarak tatmin etmiş olması şart değildir.

Sarkıntılık suçu, basit cinsel saldırı suçunun daha hafif şekli olarak kabul edilir. Sarkıntılık suçu, basit cinsel saldırı suçunun bir görünüm biçimini teşkil etmesi sebebiyle mutlaka fiziksel temas içermesi gerekir. Vücuda temas içermeyen ve cinsel amaçla gerçekleştirilen tüm fiiller cinsel taciz suçunu meydana getirecektir.

Sarkıntılık suçunu oluşturan fiiller, mağdurun medenine yönelik yüzeysel, kısa süreli ve hafif derecede cinsel davranışlardır. Ani bir eylemle işlenir. Failin davranışı mağdurun bedeni üzerinde cinsel amaçlarla süreklilik arz eden çok sayıda eylem içeriyorsa sarkıntılık suçu değil, basit cinsel saldırı suçunun daha ağır cezayı gerektiren şekli oluşur.

Yargıtay içtihatları çerçevesinde basit cinsel saldırı suçunun en hafif şeklini oluşturan sarkıntılık suçunu meydana getiren davranışlar şunlardır;

  • Kişinin yanağından öpmek
  • Kişinin giysilerinin üzerinden çıkarmaya çalışmak
  • Cinsel amaçlarla elini tutma, belini tutma, omzunu tutma
  • Kişiye sarılara “seni seviyorum” demek
  • Kişiyi ensesinden öpmek
  • Kişinin kalçasına veya bacaklarına dokunmak
  • Kişinin cinsel organına dokunmak
  • Kişinin göğüslerine dokunmak
  • Kişiye vücudunu sürtmek, cinsel amaçla toplu taşıma araçlarında temas kurmak.

Basit Cinsel Saldırı Suçunun Cezası

TCK m.102/1’e göre bir kişinin vücut dokunulmazlığını cinsel amaçlarla ihlal eden kişi, mağdurun şikayeti üzerine beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiilin sarkıntılık seviyesinde kalması durumunda ise fail iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Basit Cinsel Saldırı Suçunun Daha Ağır Cezayı Gerektiren Nitelikli Halleri

  •  Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
  • Kamu görevinin, vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
  • Üçüncü derece dâhil kan veya kayın hısımlığı ilişkisi içinde bulunan bir kişiye karşı ya da üvey baba, üvey ana, üvey kardeş, evlat edinen veya evlatlık tarafından,
  • Silahla veya birden fazla kişi tarafından birlikte,
  • İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır.

Nitelikli Cinsel Saldırı Veya Tecavüz Suçu

Nitelikli cinsel saldırı suçu, TCK m.102/2’ te vücuda organ veya sair cisim sokulması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu halin gerçekleşmesi için vücuda vajinal, anal veya oral yoldan organ veya sair cisim sokulması gerekmektedir. Nitelikli cinsel saldırı suçunun oluşabilmesi için, basit cinsel saldırı suçunun aksine fiilin cinsel arzuları tatmin etmek amacıyla gerçekleştirilmesi şart değildir.

Suçun tanımında kullanılan “organ” tabiri bakımından yalnızca cinsel organın değil, vücuda oral, anal veya vajinal yoldan girebilecek parmak gibi diğer organların da suçun nitelikli halini oluşturduğu kabul edilmelidir.

Nitelikli Cinsel Saldırı Suçunun Cezası

TCK m.102/2’ de” Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır.” şeklinde tanımlanmaktadır.

Adli Para Cezasına Çevirme, Erteleme Ve Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

Cinsel saldırı suçu sebebiyle verilen hapis cezasının, cezanın süresi nedeniyle adli para cezasına çevrilmesi mümkün değildir. Ancak, sarkıntılık suçunun 15 yaşını doldurmamış çocuklar tarafından işlenmesi durumunda ceza süresi bir yılın altına düştüğünden adli para cezasına çevrilebilmektedir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ancak basit cinsel saldırı suçunun en hafif hali olan sarkıntılık suçu halinde mümkün olmaktadır.

Cezanın ertelenmesi bakımından da aynı şekilde sarkıntılık suçu dolayısıyla hapis cezası alındığı takdirde erteleme gündeme gelebilecektir.

Suçun Şikayet Süresi, Zamanaşımı Ve Uzlaşma

Uzlaşma, kendisine suç isnad edilen kişi ile suçun mağdurunun bir uzlaşması aracılığıyla iletişim kurarak anlaşmalarını ifade eder. Cinsel saldırı suçları, suçun sarkıntılık, basit cinsel saldırı veya nitelikli cinsel saldırı suçu olması fark etmeksizin uzlaşma kurumu kapsamında değillerdir.

Sarkıntılık suçu ve eşe karşı işlenen nitelikli cinsel saldırı suçu şikayete tabi suç teşkil etmektedir. Kişi, şikayet hakkını suçun işlendiği andan itibaren altı ay içinde kullanmalıdır. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında şikayetten vazgeçmek mümkündür. Mağdurun şikayetini soruşturma aşamasında geri alması durumunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilir ve mağdur bir daha aynı olaya ilişkin olarak şikayet hakkını kullanamaz. Şikayetin kovuşturma aşamasında geri alınması halinde ise mahkemece davanın düşmesine karar verilir.

Sarkıntılık suçu ve eşe karşı işlenen nitelikli cinsel saldırı suçu savcılık tarafından re’sen soruşturulan suçlardır. Bu suçlara dair olarak herhangi bir şikayet süresi bulunmamaktadır. Mağdurun şikayetten vazgeçmesi davanın düşmesi sonucunu doğurmaz.

Dava zamanaşımı bakımından ise sarkıntılık suçuna ilişkin 8 yıllık, basit ve nitelikli cinsel saldırı suçlarına ilişkin olarak ise 15 yıllık zamanaşımı süresi öngörülmüştür.

İşkence Suçu, Unsurları Ve Cezası


İşkence terimi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1984 tarihinde kabul ettiği İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1.maddesinde “bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil” şeklinde tanımlanmıştır.

İşkence suçu, Türk Ceza Kanunu’nun “İşkence ve Eziyet” başlığı altında düzenlenen 94.maddesinde ise işkencenin tanımı “bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranış” biçiminde yapılmaktadır. Bu madde çerçevesinde kamu görevlisi tarafından bu suçu meydana getiren davranışların sergilenmesi işkence suçunu, kamu görevlisi olmayan herhangi biri tarafından icra edilmesi ise eziyet suçunu oluşturmaktadır.

İşkence suçu ile, sistematik bir şekilde ve belli bir süreye yayılan, insan onuruyla bağdaşmayan bedensel ve ruhsal yönden acı verici, algılama ve irade yeteneğini etkileyen aşağılayıcı davranışlar ifade edilmektedir. Ani bir şekilde meydana gelen ve sürekliliği olmayan bu tür davranışlar Yargıtay içtihatları kapsamında işkence olarak nitelendirilmemektedir.

İşkence suçu ile korunmakta olan hukuki yarar insan onurudur. Bu sebeple suçun varlığı değerlendirilirken fail tarafınca gerçekleştirilen davranışların insan onuru ile bağdaşıp bağdaşmadığı gözetilecek olan temel ilkeyi teşkil eder.

Bu noktada dikkat çekmek gereken önemli hususlardan biri işkence suçunun kamu görevlisi dışında biri tarafından yardım edilmesi veya kamu görevlisi olmayan birinin azmettirmesi suretiyle işlenmesi halinde bu kişinin de kamu görevlisi gidi cezalandırılacak olmasıdır.

İşkence kavramı, kötü muamele kavramı ile karıştırılmamalıdır. Kötü muamele suçu, işkenceden ayrı olarak Türk Ceza Kanunu’nda “Aile Düzenine Karşı Suçlar” başlığı altında, bir kimsenin aynı konutta yaşadığı kişilere karşı icra ettiği kötü davranışların cezalandırılması amacıyla yer almaktadır. Bu sebeple Yargıtay, kamu görevlisinin sergilediği davranışı işkence kapsamında kabul etmediği takdirde, faili, yaralama, tehdit, hakaret, cinsel taciz, cinsel saldırı ve durumun gereğine göre diğer suçlar dolayısıyla sorumlu tutmaktadır.

İşkence Suçunun Unsurları

İşkence suçu, serbest hareketli suçlar kapsamındadır. Bu suçun düzenlendiği maddede işkence suçuna vücut veren fiiller tek tek sayılmamış olmakla birlikte suçun meydana gelmesi için gerçekleşmesi gereken birkaç koşul öngörülmüştür. Bu koşullar şöyle sıralanabilir;

  • Fiili gerçekleştiren kişi bir kamu görevlisi olmalıdır.
  • Fiil ani bir nitelikte değil, belli bir süre içerisinde ve sistematik bir şekilde gerçekleştirilmelidir.
  • Fiilin, insan onuru ile bağdaşmayan, mağdura bedensel ve ruhsal bakımdan acı ve ıstırap verici, algılama veya irade yeteneğini etkileyecek ve aşağılayıcı bir nitelik taşıması gerekmektedir.

Suçun Maddi Unsuru

İşkence suçuna vücut veren fiiller, aslında kasten yaralama, hakaret, tehdit, cinsel taciz niteliği taşıyan fiillerdir. Ancak işkence suçunda bu hareketler ani olarak değil, sistematik bir şekilde ve belli bir süreye yayılmak suretiyle işlenmektedir. Bu süreç kapsamında süreklilik taşıyacak biçimde işlenen işkence suçunun üzerinde durulması gereken özelliği, kişinin psikolojik durumu, ruh sağlığı, algılama ve irade yeteneği üzerinde tahrip edici etkiler meydana getirmesidir. Bu etkilerin kişi üzerinde uzun süreler boyunca ve hatta ömür boyu devam edebilecek nitelikte olması sebebiyle işkence suçu, bu kapsamda işlenen diğer suçlara göre daha ağır cezai yaptırımlara tabi tutulmuştur.

Suçun Mağduru

Türk Ceza Kanunu kapsamında suçun mağduru yalnızca suç şüphesi altındaki kişi olarak sınırlanmamış, tanıkların ve hatta kamu görevlisinin de işkence suçunun mağduru olabileceği kabul edilmiştir.

Suçun Faili

İşkence suçu, kamu görevlisinin görevini kötüye kullanması suretiyle işlenen bir suçtur. Bu sebeple fail kamu görevlisi olacaktır. Ancak suçun işlenmesine iştirak eden ve kamu görevlisi olmayan kişilerin varlığı söz konusu olabilmektedir. Bu durumda kamu görevlisi olmayan kişilerin yalnızca suça yardım etmeden veya azmettirmeden sorumlu tutulmaması gerektiği düşüncesine dayanılarak maddenin dördüncü fıkrasında bir istisna hal düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, işkence suçunun işlenmesine iştirak eden, kamu görevlisi olmayan üçüncü kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılacaktır. İşkence suçu, genellikle amir konumundaki kamu görevlisinin emri çerçevesinde, ancak kendisin herhangi bir müdahalesi olmaksızın gerçekleştirilmektedir. İşkence suçunun düzenlendiği maddenin beşinci fıkrasında bu durum için, amir mevkiinde bulunan kamu görevlisinin, ihmali suretle işkence suçunu işlemiş olduğu kabul edilmiş ve buna dayanarak suçun cezasında herhangi bir indirime gidilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.

İşkence Suçunun Cezası

İşkence suçunun cezası şu şekilde düzenlenmektedir;

  • Bir kişiye insan onuruyla bağdaşmayacak şekilde bedensel ve ruhsal acı veren, algılama ve irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
  • Suçun, çocuğa, bedensel veya ruhsal bakımdan kendisini savunamayacak durumda bulunan bir kişiye ya da gebe kadına karşı işlenmesi ve avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla işlenmesi halinde sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
  • Fiilin cinsel yönden taciz şeklinde meydana gelmesi halinde on yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
  • İşkence suçunun işlenmesine iştirak eden diğer kişiler kamu görevlisi gibi cezalandırılır.
  • İşkence suçunun ihmali davranışla işlenmesi durumunda verilecek cezada indirim yapılmaz.
  • İşkence suçundan dolayı zamanaşımı işlemez.

Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence Suçu (Tck M.95)

Neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence suçu kanunda şu şekilde cezalandırılmaktadır;

  • İşkenceyi meydana getiren fiiller mağdurun, duyu veya organlarından birinin işlevinin sürekli olarak zayıflamasına, konuşmadan sürekli zorluğa, yüzünde sabit ize, yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, gebe bir kadına karşı işlenerek çocuğun vaktinden önce doğmasına neden olmuşsa TCK m.94’e göre belirlenen ceza yarı oranında artırılır.
  • İşkenceyi meydan getiren fiiller mağdurun, iyileşme olanağı bulunmayan bir hastalığa yakalanmasına veya bitkisel hayata girmesine, duyularından veya organlarından birinin işlevini yitirmesine, konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, yüzünün sürekli değişikliğine, gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğun düşmesine neden olmuşsa TCK m.94’e göre belirlenen ceza bir kat artırılır.
  • İşkence suçuna vücut veren fiillerin vücutta kemik kırılmasına neden olması halinde, kırığın yaşamsal fonksiyonlar üzerindeki etkisine göre sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
  • İşkence sonucunda ölüm gerçekleşmesi durumunda fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet cezasına hükmolunur.

İşkence Suçunda Zamanaşımı

İşkence suçunda dava zamanaşımı süresi işlemez. Dava zamanaşımı, suçun işlendiği tarihten itibaren belli bir süre geçmesine rağmen davanın açılmadığı veya açılsa bile kanuni süreler içerisinde sonuca varılamamış olması durumunda ceza davasının düşmesi neticesini doğuran ceza hukuku kurumunu ifade etmektedir. Ancak, işkence suçu bakımından dava zamanaşımı süresi işlemediğinden, suçun gerçekleşmesinin üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun yine de soruşturma açılabilecektir.

İntihara Yönlendirme Suçu ve Cezası


İntihara yönlendirme suçu Türk Ceza Kanunu’nun 84. Maddesinde “Hayata karşı suçlar” başlığı altında düzenlenmektedir. İntihara yönlendirme tip olarak seçimlik hareketli bir suç teşkil eder. Bu suçun meydana gelmesi; intihara azmettirme, intihara teşvik etme, bir kişinin intihar düşüncesini kuvvetlendirme, bir kişinin intihar düşüncesini gerçekleştirmesinde yardımcı olma şeklinde gerçekleşebilir.

Türk Ceza Kanunu intihar etme eylemini suç olarak nitelendirmemektedir. Kanunda bu kapsamda yalnızca suça yönlendiren kişi için ceza öngörülmüştür.

İntihara Yönlendirme Suçunun Unsurları

İntihara yönlendirme suçu neticeli suçlar kapsamındadır. Bu sebeple bu suça teşebbüs mümkün değildir. Suçun meydana gelmesine sebep olan seçimlik hareketlerden herhangi birinin sergilenmesiyle suç tamamlanmış olur. Bu bakımdan suçun mağduru olan bireyin, failin teşviki neticesinde yaşamını yitirmiş olması yahut buna bağlı olarak başka bir sonucun doğmuş olması aranmaz.

İntihara yönlendirme suçunun unsurları şu şekilde açıklanabilir:

İntihara azmettirme; azmettirme, bir suçun işlenmesi konusunda aklında bir düşünce mevcut olmayan kişi üzerinde başkası tarafından ikna, telkin veya başka bir suretle suçu işleme düşüncesi uyandırma eylemini ifade eder. İntihara azmettirme ise aklında intihar etme düşüncesi bulunmayan bir kişiyi belirli söz ve davranışlarla intiharı düşünmeye sevk etmektir. Bu seçimlik hareket kapsamında kanunca cezalandırılan davranış mağdurun üzerinde intihar fikri oluşturmaktır.

İntihara teşvik etme; bu seçimlik hareket intihar etme düşüncesine vakıf olan bir kişideki bu düşüncenin bir karar niteliğine varması için destekleyici davranışlarda bulunmakla gerçekleşir. Bu durumda mağdur intiharı düşünmekle birlikte henüz karar aşamasına geçmemişken fail bu kararın verilmesinde rol alacaktır.

Başkalarını alenen intihara teşvik etme; bu suç Türk Ceza Kanunu’nun 84.maddesinin 3.fıkrasında ayrı bir suç olarak düzenlenmektedir. Çünkü alenen teşvik durumunda suçtan etkilenen yalnızca mağdur değildir. Bu davranış toplumun geri kalanının psikolojik durumu üzerinde de etki oluşturmaktadır. Aleniyet, bir davranışın belirsiz sayıda kişi tarafında algılanabilir bir şekilde sergilenmesini ifade eder. Örneğin, işlek bir caddede bir kişiyi intihara teşvik etmek alenen intihara teşvik etme suçunun vücut bulmasına sebep olacaktır.

Bir kişinin intihar kararını kuvvetlendirme; bu seçimlik hareket kapsamında mağdurun aklında intihar düşüncesi artık karar aşamasına varmıştır. Mağdur dış etkenlerden bağımsız olarak intihar etme kararını vermiş olmasına rağmen henüz intihar eylemini gerçekleştirmemişken fail bu kararın eyleme dökülmesini kuvvetlendirmektedir.

İntihara yardım etme suçu; bu suç, intihar kararını vermiş bir kişinin intiharı gerçekleştirebilmesi amacıyla, eylemin gerçekleşmesi doğrultusunda, araç gereçlerin temin edilmesi, intiharın meydana geleceği mekana ulaşımın sağlanması gibi hareketlerle intihara yardım etme şeklinde vücut bulur.

Bu kapsamda değinilmesi gereken bir diğer nokta hukuki yükümlülük altında bulunan bir kimsenin intiharı engelleme konusunda ihmali davranışları neticesinde mağdurun ölümünün gerçekleşmesi durumunda failin intihara yönlendirme suçu ile değil taksirle ölüme sebebiyet verme suçu dolayısıyla cezalandırılacağıdır. Fail, kişinin intihar edeceğini biliyor olmasına rağmen kendi iradesiyle yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınıyorsa ölümün gerçekleşmesi halinde ihmali davranışla kasten öldürme suçu meydana gelecektir.

Failin cebir ve tehdit kullanarak mağduru zorla intihara mecbur kılması durumunda ise yargılamaya konu olan suç kasten öldürmedir. Eğer mağdur davranışlarının anlam ve sonuçlarını algılayabilecek durumda olmayan bir kimse ise fail, kasten öldürmenin daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halinden sorumlu olacaktır.

İntihara Yönlendirme Suçunun Cezası

İntihara yönlendirme suçu kanunda şu şekilde cezalandırılmaktadır;

Başkasını intihara azmettiren, teşvik eden, başkasının intihar kararını kuvvetlendiren veya başkasının intiharına herhangi bir suretle yardım eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
İntiharın gerçekleşmesi halinde kişi dört yıldan on yıla kadar hapis cezalı ile cezalandırılır.

Başkalarının suça alenen teşvik edilmesi durumunda kişi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

İşlediği fiilin anlam ve sonuçlarının algılama yeteneği olmayan veya algılama yeteneği ortadan kaldırılmış olan kişileri intihara sevk edenler ile cebir veya tehdit kullanarak başkasını intihara mecbur kılanlar, kasten öldürme suçu ile sorumlu olurlar.

Adli Para Cezası, Cezanın Ertelenmesi, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması

İntihara yönlendirme suçunun cezanın miktarı dolayısıyla adli para cezasına çevrilmesi mümkün olmamakla birlikte suçun cezasının iki yıl veya daha altında belirlendiği hallerde hükmün açıklanmasının geri bırakılması ve cezanın ertelenmesi mümkün olabilmektedir. Böylelikle hükmolunan ceza belli bir denetim süresi boyunca belli koşulların yerine getirilmesi ile karar sonuç doğurmayacak şekilde ortadan kaldırılabilir veya mahkeme tarafında belirlenen cezanın infazından koşullu olarak vazgeçilebilir.

İntihara Yönlendirme Suçunun Şikayet Süresi, Zamanaşımı ve Uzlaşma

Uzlaşma, tarafsızlığı şüphesiz bir üçüncü kişinin uyuşmazlığın taraflarına somut olayın koşulları doğrultusunda çeşitli çözüm önerileri sunarak onların bu çözüm önerileri üzerinde karşılıklı müzakere etmesini ve bu önerilerden birisinde anlaşmaya varmalarını amaçlayan bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. İntihara yönlendirme suçu niteliği dolayısıyla uzlaştırma kapsamında bulunan suçlardan değildir.
İntihara yönlendirme suçu, şikayete tabi suçlar arasında yer almamakta ve savcılık tarafında re’sen soruşturulmaktadır. Re’sen soruşturulan bu suçlar bakımından herhangi bir şikayet süresi bulunmaz. Açılan kamu davasına şikayetçi olarak müdahil olan kimseler var olsa dahi şikayetten vazgeçilmesi ceza davasının düşmesine sebebiyet vermez. Bu suçlar, dava zamanaşımı süresi göz önünde bulundurulmak suretiyle her zaman ihbar ve şikayet dilekçesi sunma ile savcılığa bildirildiğinde soruşturulabilmektedir.

Dava zamanaşımı, suçun işlenmesinden itibaren belirli sürelerin geçmesi halinde dava açılmamış veya dava açılmış olmasına rağmen kanuni süreler içerisinde sonuçlandırılmamış olması durumunda ceza davasının düşmesine sebebiyet veren bir ceza hukuku kurumudur. İntihara yönlendirme suçunun, suçun basit hali bakımından dava zamanaşımı süresi sekiz yıl, suçun nitelikli hallerinde ise dava zamanaşımı süresi on beş yıldır.

İntihara Yönlendirme Suçunda Görevli Mahkeme

İntihara yönlendirme suçu ile ilgili olarak yargılama yapılması görevi asliye ceza mahkemesi tarafından yerine getirilmekte ise de suçu meydana getiren icra hareketlerinin kasten öldürme suçu ile cezalandırılması veya kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi niteliğiyle yargılanması hallerinde yargılama yapma görevi ağır ceza mahkemesi tarafından yerine getirilmektedir.

İntihara Yönlemdirme Suçu Hakkında Yargıtay Kararı Örneği 1. Ceza Dairesi 2019/3162 e. , 2019/5135 k.

Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre, maktul Ahmet ile ile aynı otelde çalışan ve ailece görüştükleri anlaşılan sanık …’ın, olaydan önce 30/10/2013 tarihinde evinden bir miktar dövizin çalınması nedeniyle polis merkezine başvurarak paranın ve anahtarın yerini bildiği için ölenden şüphelendiğini beyan ederek şikayetçi olduğu, tanık anlatımlarına göre de, sanığın arkadaşı Ahmet’i, “Paramı getireceksin, seni rezil ederim, getirmezsen tek çaren ölümdür” diyerek tehdit ettiği, ölen Ahmet’in bu durumu gurur meselesi yaparak bunalıma girdiği ve cep telefonunda “Maviş” olarak kayıtlı olan sanığa, “Maviş iyi düzen kurmuşsun helal olsun, ben senin dediklerini yaptım ama paranı asla almam, beni hırsızlıkla suçlayamazsın ben Ahmet ustayım telefonunu açık tut sana bir sürprizim var” şeklinde mesaj attığı ve sonrasında da Manavgat Köprüsünden ırmağa atlayarak intihar ettiği olayda;

Evinden hırsızlık yapıldığı iddiasında olan sanığın, uzun süredir arkadaşlık yaptığı Ahmet’ten şüphelendiğini beyan ederek şikayetçi olması ve bu bağlamda öleni tehdit etmekteki kastının esasen çalındığını öne sürdüğü parayı geri almaya yönelik olduğu, durumu gurur meselesi yaparak bunalıma giren Ahmet’in intihar etmesiyle sonuçlanan olayda TCK’nin 84. maddesinde düzenlenen intihara yönlendirme suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı anlaşıldığından, sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi…